Yazılarım
Çocuklar Suç İşlemez
Türkiye'de son 1 yılda 186.000 çocuk suç işledi. 186.000… Bunlar arasında cinayetler de var. Mattia Ahmet Minguzzi, Atlas Çağlayan gibi çocuklarımız cinayet sebebiyle hayatını kaybederken ülke olarak trajik bir tartışmanın da içine düştük: Suça itilen çocuk var mıdır, yok mudur?
Bugün bir haber okudum. Sosyal medyada "Ceyhanlı Hakan" olarak bilinen bir adamın hayat hikâyesi… Okurken bir yerde durdum. Çünkü bu bir haber değildi. Bu, pırlanta gibi evlatlarımızı kaybetmemize sebep olan umursamazlık zincirinin ispatı.
Annesine iftira atılmış. Küçük dayısı 14 yerinden bıçaklanmış. "Bağırsaklarını yerden topladık" diyor. Bir insan bunu nasıl söyler? Hiç düşündünüz mü? Daha doğrusu… bir çocuk bunu nasıl yaşar? Annesi dövülmüş, aklını yitirmiş. İki kardeşi annesinin ellerinde hayatını kaybetmiş. O sırada o sadece yedi yaşındaymış. Yedi. Bu yaşta bir çocuk en fazla dizini kanatır. O, annesinin bağırsaklarını görmüş. Sonra yetimhane… Sonra cezaevi… Ve bugün geldiği nokta.
Ama beni en çok sarsan cümle şu oldu: "Ben de isterdim çocuk odam olsun, 'Hakan kalk baban geldi oğlum' desinler isterdim bana." Biz çoğu zaman hayatın hızında savrulurken, birileri sadece bir odası olsun istemiş. Birileri sadece babasının sesini duymak istemiş.
Bu hikâye bana bir şeyi hatırlattı: Sadece çocuklar suç işlemiyor, suça itiliyorlar. Hepimiz tabii ki özellikle hayatını kaybeden yavrucaklarımıza üzülüyoruz ama üzülmemiz gereken, hatta üzülmekten de öte endişelenmemiz gereken bir nokta daha var: demografik demoralizasyon… Bu bozulma önce çocuklarımızdan başlıyor.
Şunu evrensel referans noktası olarak kabul edelim: Bütün çocuklar bu ülkenin çocukları. Ahmet Minguzzi de, Atlas da… Ve suça itilen bu çocuklar da. Biliyorum bazılarınız "onlar bu ülkenin çocukları olmamalı" diyor. Sizi çok iyi anlıyorum ama önce derin düşünme vakti:
7 yaşındasınız. 7 yaşında… Yani henüz bebeksiniz. Siz 7 yaşındayken, anneniz gözünüzün önünde 2 kardeşinizi döve döve öldürüyor. Gözünüzün önünde… Aynı anne de bir başka kötülüğün kurbanı aslında. Kadın, öfkeden önce sinir hastası, sonra da cahiliyetin verdiği oyunlarla akıl hastası oluyor. Böyle bir ortamda 8 yaşına kadar sadece nefreti öğreniyorsunuz. Nefreti, nefret etmeyi, öldürmeyi ve delirmeyi… Şefkat yok, merhamet yok… "Kalk oğlum baban geldi!" cümlesi yok. "Oğlum" kelimesi hiç yok.
8 yaşında anneniz akıl hastanesine yatırılırken devlet sizi yetimhaneye alıyor. 8 yaşındasınız, yetimhanelerin huzurlu ana kucağından çok uzaktaki soğuk koridorlarında kendi kendinize büyüyorsunuz. Tıpkı sizin gibi sistemin çarkları arasında öğütülmüş yüzlerce çocukla aynı yerde, aynı nefreti içinizde büyütüp duruyorsunuz.
14 yaşına geliyorsunuz… 14 yaşında annenizi gözünüzün önünde 14 yerinden bıçaklayıp bağırsaklarını size toplatıyorlar. 14 yaşında bunları yaşarken içinde bulunduğunuz ergenliğin serkeşliği ile hayatın atardamarlarında kendi adınıza hayatta kalma savaşı veriyorsunuz. Öyle büyük bir nefret kültürüyle yetiştirildiniz ki, dünyada merhamet diye bir kavramın varlığından haberiniz bile yok.
Son zamanlarda suça itilen çocuklarla ilgili herkesin balıklamasına atladığı bir konu var: "Adi suçlar da dahil, en ağır cezayı alsınlar"… Evet alsınlar… Alsınlar ama bu, sorunumuzu çözmüyor.
Şimdi bu yazıyı okuyan yetişkin herkes kendi çocukluğunu, ergenliğini bir düşünsün. Okuldan kaçtınız, sevgilinizle gizli gizli buluştunuz, arkadaşlarınızla kavga ettiniz, gizli gizli sigaraya alıştırıldınız. Bazılarınız alkol ve uyuşturucuya bile bulaştırıldı. Üstelik siz bunları o "suçlu" diye işaret ettiğiniz çocuğa göre görece daha steril bir ortamda yetişirken yaptınız.
Söyleyin! 14-15-16 ve hatta 17 yaşına kadar hanginiz iradenizle gerçek ve doğru tercihler yapabiliyordunuz hayatta? Görece sevgili anneniz ve babanız hayattayken, en büyük dertleri "bizim çocuğun üniversitesi hangisi olacak" iken, evde sıcak aşınız pişerken, odanızda kendinize ait bir dünyanız varken yaptınız. Size o yıllarda kim engel olabilirdi? Sizi alıp nefret dolu bir kafesin içinde yetiştirip hayata salsalardı, kimsenizin olmadığı bu hayatta, anne ve baba sevgisinden bihaber neler yapardınız kim bilir?
Şimdi siz, görece steril ve güvenli aile ortamından bu çocukları "suçlu çocuk" diye yadırgıyorsunuz ya… Yadırgamayın. Bırakın cezasını çeksin ama yadırgamayın. Hayata karşı 10-0 önde başladığınız çocukluğunuzla onların yaşadığı şey aynı değil. Onların yaşadığı çocukluk da değil. Şanslı bir ailede doğmuş olmanın verdiği konforla bu insanları yadırgamayın.
Bu çocuklar suça itildi. Ahmet hayatını kaybetti, Atlas hayatını kaybetti ama bu çocuklar da aslında hayatlarını kaybettiler. Amacım burada işlenen cinayeti masum ya da gerekçeli göstermek değil. Bilakis suçun cezası mutlaka verilmeli. Ama 15 yaşında, ergenliğin zirvesinde, nefretle, suçla, kanla büyümüş bir çocuğun hapis cezası ile "uslandırılamayacağını" anlatmak istiyorum.
Bundan sonra pırlanta gibi başka çocuklarımız da hayattan kopmasın diye, hayata karşı 10-0 geride başlamış bu çocukların hayata bakış açısını değiştirecek yeni ve sağlam politikalar üretmek zorundayız. 15 yaşında içinde sadece nefretle büyümüş bu çocuklar için hapse girmek, kendisi ve dışarıda suça itilmekte olan yüzlerce akranı için adeta bir madalya demek. Onlar bununla gurur duyuyor. Bu, devletin çok da önemsemediği demografik demoralizasyonun bir sonucu.
14-15 yaşında bir çocuğa "hayatın hapishanelerde çürüyecek, gençliğin gidecek" diyerek bir şey anlatamazsınız. Önemli olan bu çocukları iyi yetiştirecek anne-baba sarmalını birkaç nesil önceden planlayarak öngörmek. Yoksa çocuklarımız bir hiç uğruna hem ölmeye hem de yitip gitmeye devam edecek.
O çocukların merhamete, şefkate, hayatlarının bunlarla sarılmış bir döngüye ihtiyaçları var. Ve acilen hem o taraftaki hem de bu taraftaki çocuklarımızı kurtaracak akl-ı selim politikaları hayata geçirmeliyiz.
Medeniyet bu deneyimler sebebiyle bunu anlamıştır ve onlara "suç işleyen çocuk" değil "suça itilen çocuklar" der. Çünkü bir çocuk suç işlemez. Suça itilir. Çocuklarımızı suça ittirmemeli, çocuklarımızı hayatta tutmalıyız. Yoksa gerisi laf-ı güzaf olarak kalmaya devam edecek…
Vesselam…