Yazılarım
Bir Anadolu Taşrası Gerçeği: Sosyolojik Obezite
Cebi para dolu ama mahallesinde tek bir park yok. Arabası son model ama sokağı çamur içinde. Bu nasıl zenginlik?
Bugün masada ezber bozan bir mesele var: Bilim, demokrasi, insan hakları... Bunlar sadece kitaplarda yazan süslü laflar değil. Bunlar, bir toplumun neden "görgüsüz zengin" ya da "medenî zengin" olduğunu belirleyen temel basamaklar. Anadolu'dan Almanya'ya uzanıp şunu soracağız: Neden bazı zenginler dünyayı gezer, bazıları ise altın varaklı koltukta oturup zevksizlikte boğulur?
Bir toplum bilimde, sanatta, insan haklarında bedel ödemeden, ter dökmeden zenginleşirse ne olur? Tuhaf bir çatışma yayar. Ne oraya, ne buraya ait olabilen insanların yaşadığı travmatik ülkeler…
Bakın etrafınıza. Taşra şımarıklığı dediğimiz şey tam da bu. Anadolu'nun yerel insanları zenginleşti. Para geldi. Ama görgüsüzlük, zevksizlik de geldi. Neden? Çünkü medeniyetin basamaklarını teker teker çıkmadılar. Asansörle en üste zıpladılar. Sonuç? Parası var ama estetik kaygısı yok. Dünyayı dolaşmıyor. Çünkü merak etmiyor. Çünkü bedel ödemedi. Düşünmedi. Sorgulamadı.
Peki bedel ödeyen toplum ne kazanır? Avrupa bedel ödedi sevgili dostlar. Din savaşları, iç savaşlar, dünya savaşları, buhranlar… Mesela Almanya'nın yaşadığı görülmemiş kıtlık ve sefalet. Şehirler yerle bir oldu. İnsanlar açlıktan öldü. Ama o kıtlıktan sonra Almanlar ne kazandı? Medeniyet mirası. Disiplin ve iş ahlakı. Bugün bir Alman şehrine bakın. Kurallı. Temiz. Dakik. Çünkü bedelini ödediler. O bedel onlara sadece para değil, "nasıl yaşanır" kültürü verdi. Bu yüzden bir Alman zenginleşince, o parayla kütüphane kurar. Park yapar.
Bizde ise... Bizde şehirlerin parası var ama yeşil alanı yok. Parkları yok. Spor tesisleri yok. Özellikle doğuda halkın gerçekten çok zengin olması ama yaşamlarında bunun belli olmaması... Düşündüren bir kendini belli etme meselesi. Adamın cebinde milyonlar var. Ama çocuğunu götürecek bir tane düzgün park yok mahallede. Neden? Çünkü zenginleşirken "insan hakkı" denen basamağı atladık. "Kamusal alan herkesindir" demedik. "Benim villamın bahçesi yeter" dedik.
İşte bilim, sanat, insan hakları basamaklarını özümsemeden zenginleşen toplumların durumu bu. Toplumlar zenginleşirse ama bu basamakları atlarsa, tuhaf bir çatışma yayarlar. Görgüsüzlük, zevksizlik, taşra şımarıklığı dediğimiz şeyin kökü bu.
Bu sosyolojik tespit siyasete de etki ediyor dostlar. Bedel ödemeyen, medeniyet basamaklarını sindirmeyen zengin, siyasetten de "hizmet" değil "güç" bekliyor. "Yolumu yapsın, bana dokunmasın" diyor. "Şehirde opera binası var mı, park var mı" diye sormuyor. Çünkü estetik kaygısı yok. Çünkü dünyayı dolaşıp "başka türlü de yaşanırmış" dememiş. Sonuç? Oyunu da cebine göre veriyor. Ülke de böyle yönetiliyor. Kısır döngü.
Özetle... Medeniyet bir paket. Bilim, demokrasi, insan hakları, sanat... Bunlar ayrı ayrı lüks değil. Biri olmadan diğeri olunca, ortaya çıkan şey "travmatik zenginlik". Siz onu muhtemelen çevrenizde "keko ama para onda" diye duyuyorsunuz. Bu genel anlamda kendini "sosyal çürüme" olarak gösterir. Ne oraya ait, ne buraya. Cebi dolu ama ruhu fakir.
Bir hobisi yok. Ve biliyor musunuz, hobi sahibi olamamak gelişmemiş ülkelerin insanlarının en belirgin özelliklerinden biri. Hesabında milyonlar var ama çıkıp bir başka ülkeyi hiç görmemiş. Merak etmemiş. Merak olmayınca da gelişme olmuyor. Duruyor öyle. Bir ağaç gibi duruyor ancak bir ağaçtan daha faydasız. Ve bu kişiler ziyanda… En çok da kendini, hayatını, potansiyelini ziyan ediyor.
Ve her şeyden önemlisi, Anadolu insanında kaygı yok… Ne kaygısı yok? Zaman kaygısı yok mesela… Kendi zamanını en iyi, en verimli nasıl değerlendiririm kaygısı taşımıyor Taşra. İlkelere bağlılık kaygısı da yok. Kadına saygı, çocuğa sevgi, insan hakları falan hak getire. Ve Anadolu taşrasının en büyük kaygısızlığı da estetik üzerine. Ne oturduğu eve özenir, ne bahçesine, ne şehrinin yoluna… Her şey "Nolacak ya" düsturuyla ifade edilir. Estetik kaygısı olmadığı için çoğu köyümüz, ilçemiz hatta şehirlerimiz doğal güzelliğinin bile fark edilmediği yığınlardır. Çok para kazansa bile eli gitmez hayatını güzelleştirmeye… Araba alır, arsa alır, ev alır, inşaat yapar, daha fazla inşaat yapar ama bir kere de "çıkayım da yeryüzünü bir dolaşayım" demez.
Dolayısıyla medeniyete ulaşmak için ödenmesi gereken bedelleri ödemeyen ama yine de zenginleşen toplumlar temelsiz bir travma yaşıyorlar. Türkiye toplumunun da yaşadığı şey tam olarak bu: Bedel ödenmeden gelen refahın yarattığı travmatik taşra şımarıklığı. Sosyal çürüme ürünü. Almanya gibi bedel ödeyenler, bugün o bedelin mirasını yiyor: Disiplin, iş ahlakı, medeniyet. Biz ise kestirmeden zengin olmaya çalışınca, şehirlerimizi yeşilsiz, parksız, estetik yoksunu bıraktık.
Peki çözüm ne? Bu en az 20 yıl alacak bir kültür restorasyonu gerektiren bir şey. Aslında bir bakıma bedel ödememenin avantajını da kullanabiliriz. Mesela Avrupa'nın ya da diğer medeniyetlerin bedel ödedikleri ve ders çıkardıkları deneyimleri artık okuyoruz, izliyoruz. Bunları net bir eğitim politikası ve seferberliği ile insanlarımızın zihinlerine mıh gibi çakmalıyız. Japonya'nın tepesine bomba yiyerek ödediği ancak nesillerini kaybettiği acıyı yaşamadan ders çıkarabiliriz.
Dolayısıyla bu konu aslen zenginleşme ile ilgili değil. Zenginleşirken paranın nasıl kültürel bir sermayeye döndürüleceği ile ilgili. Estetik kaygı meselesi insanın kendi benliğinin farkında olması ile aşırı alakalı bir şey. Estetik kaygı konusu anaokulundan itibaren zorunlu temel bir eğitim olarak aşılanmalı.
Belediyeler şehirleri kendi kültür özelliklerine göre yeniden planlamalı. Bu "kentsel dönüşüm" adı altında yapılan başıboş müteahhitlik işi değil, bir seferberlik olarak görülmeli. Şehirlerimizin en popüler meydanlarında yeşil yok arkadaşlar. Beton… Şehir merkezlerimizde spor tesisleri, sanat alanları, gençler için buluşma noktaları, şık kafeler olmalı.
Estetik kaygı aslen de bir bakma sanatıdır. Çocuklarımız hem yaşama hem de bakma sanatını hayatının her alanında icra eden birer sanatçı gibi yetiştirilmeli. Bir şehir temizse, özenli inşa edilmiş ve insan hayatı odak alınarak yönetiliyor ise siz onu hissedersiniz. O şehirde bir ferahlık, bir özgürlük duygusu hakimdir. Hatta o şehri pisletmemeye ekstra özen gösterirsiniz. Çünkü bu kaygı öyle bir sistem haline getirilmiş ki, sizi de bu sisteme uymaya zorluyor.
Hobi… Çok önemli mesela. Hobi sahibi olmak Anadolu taşrasında "boş vakit uğraşları" gibi görülse de aslen tam bir dolu zaman uğraşlarıdır. Hobiniz olmazsa ağzınızdan sigaranız eksik olmaz mesela. Peki sizce Anadolu şehirleri ne kadar imkân tanıyor buna? Spora, sanata alanlar nerede? Buna İstanbul da dahil. Mesele çocuk parkı yapmak değil. Mesela tenis sahaları, halka açık basketbol, futbol sahaları, kaykay pistleri yapmak. Buralara girişleri kolaylaştırmak.
Devlet baştan aşağı belediyelerle ilgili de bir reformlar hareketine imza atmak zorunda. Siz çocuklara, gençlere, yaşlılara hobi alanları açmazsanız milyonlarca ev genci görmeye devam edersiniz.
"Benim evin bahçesi bana yeter" anlayışından çıkmanın tek yolu bu kamusal alanları prestijli ve konforlu, herkese hitap edecek hale getirmekten geçiyor. Medeniyetimiz farklı statülerdeki insanların aynı sabah aynı koşu yolunda koşup aynı bankta dinlendiği zaman gelişecek. Bunu unutmamamız lazım.
Ve belki de en önemlisi… Beton bloklar biriktiren insanların yerine "deneyim biriktiren" insanları koyacağız. Zarafeti, liyakati, estetik kaygıyı norm olarak kabul edeceğiz. Yoksa kısa yoldan, köşe dönerek veya "tanıdık vasıtasıyla" zenginleşmenin ödüllendirildiği bir sistemde taşra şımarıklığı bitmez. Bitmeyecek de…
Sağlıcakla…